Anasayfa / Günün Haberleri / Tarihin Sessiz İzleri… Sofya’da Kalan Türk İzleri – Burdur Gazetesi

Tarihin Sessiz İzleri… Sofya’da Kalan Türk İzleri – Burdur Gazetesi


Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Eroğlu başkanlığında düzenlenen 12. Uluslararası Türk Kültürü ve Sanatlarını Tanıtma Sempozyumu kapsamında gerçekleştirdiğimiz kültür yolculuğunun Sofya durağı, benim için yalnızca bir şehir gezisi değildi. Bu yolculuğa başlarken zihnimizde akademik bir programın planlı akışı vardı. Ancak Sofya’ya adım attığımız andan itibaren, karşımıza çıkan her detay bizi tarihin daha derin katmanlarına doğru çekti. Attığımız her adımda farklı bir dönemin izine rastladığımız bu şehir, Türk kültürünün ve geçmişimizin Balkanlar’daki yansımalarını yeniden düşünmemize vesile oldu.

Bu ilk izlenimlerin ardından Sofya’nın şehir dokusuna daha yakından baktığımızda, bizi karşılayan manzaranın aslında çok katmanlı bir tarih anlatısı olduğunu fark ettik. Roma, Bizans, Osmanlı ve modern Avrupa mimarisinin iç içe geçtiği bu şehir, yalnızca bir başkent değil; aynı zamanda farklı medeniyetlerin üst üste yazdığı bir tarih defteri gibiydi. Her sokak, her yapı ve her meydan, bu çok sesli geçmişin sessiz tanıkları olarak karşımıza çıkıyordu.

Bu geniş tarih panoraması içinde özellikle dikkatimi çeken yapılardan biri Kara Camii oldu. Bugün Sveti Sedmoçislenitsi Kilisesi olarak kullanılan bu yapı, 16. yüzyılda Osmanlı döneminde Mimar Sinan tarafından cami olarak inşa edilmişti. Sofu Mehmed Paşa’nın vakfı kapsamında oluşturulan külliyenin önemli bir parçası olan bu eser, zaman içinde büyük bir dönüşüm geçirerek minaresini kaybetmiş ve 1903 yılında kiliseye dönüştürülmüştü.

Bu noktada, yapının bugünkü hâli ile geçmişi arasındaki farkı daha iyi kavrayabilmek için biraz durup düşünmek gerekiyordu. Çünkü bir sonraki gözlem, bu dönüşümün yalnızca fiziksel bir değişim olmadığını daha da belirgin hale getiriyordu.

Bugün yapıya baktığınızda, ilk bakışta bir cami olduğunu anlamak kolay değil. Ancak geçmişine dair bilgiyle yaklaştığınızda, taşların ve mimari çizgilerin ardında saklı kalan hikâye yavaş yavaş görünür hâle geliyor. Bu farkındalık, bizi bir sonraki düşünceye taşıyor: Kültürel miras, yalnızca korunması gereken yapılar değil aynı zamanda doğru okunması gereken hafıza katmanlarıdır.

Bu düşünce derinleşirken, Sofya’daki bir başka önemli tarihi bağa, Mustafa Kemal Atatürk’ün Sofya günlerine yöneliyoruz. Çünkü şehir yalnızca taş ve yapılardan ibaret değil; aynı zamanda insan hikâyeleriyle de anlam kazanıyor.

Mustafa Kemal, 27 Ekim 1913’te Sofya Askerî Ataşeliğine atanmış, 20 Kasım 1913’te Sofya’ya gelmiş ve 1915 yılına kadar burada görev yapmıştı. Sofya’da bulunduğu ilk günlerde Bulgarya Oteli’nde, ardından Splendide Oteli’nde kalmış; daha sonra Parlamento binası yakınındaki bir eve taşınmıştı.

Bu bilgiler ışığında şehirde yürürken, bir sonraki durak artık yalnızca bir mekan değil, aynı zamanda bir zaman dilimi haline geliyor. Çünkü bir otelin önünden geçerken artık sadece bir bina görmüyoruz; o binanın bir dönem genç bir Mustafa Kemal’e ev sahipliği yaptığını bildiğimizde, mekânın anlamı tamamen değişiyor.

Bu noktada, Sofya’nın tarihsel önemini daha iyi kavramak için bir adım daha geri çekilip düşünmek gerekiyor. Henüz Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmadığı bir dönemde, geleceğin liderinin burada geçirdiği yıllar, onun düşünce dünyasının şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştı. Bu nedenle Sofya, yalnızca bir görev yeri değil aynı zamanda bir fikir olgunlaşma sahnesi olarak da karşımıza çıkıyor.

Bu tarihsel katmanların ardından, Sofya’da bizi derinden etkileyen bir başka durak olan Meçhul Asker Anıtı ve önündeki sönmeyen ateşe yöneliyoruz. Çünkü şehirdeki her iz, bizi farklı bir hafıza biçimiyle karşı karşıya bırakıyor.

Aleksandr Nevski Katedrali ile Aya Sofya Kilisesi’nin yakınında bulunan bu anıt, Bulgaristan için savaşlarda hayatını kaybeden askerlerin anısına adanmış. Anıtın önünde sürekli yanan ateş ise, ulusal hafızada fedakârlığın ve hatırlamanın kesintisiz bir sembolü olarak varlığını sürdürüyor.

Bu görüntü karşısında bir süre durup düşünmemek mümkün değil. Çünkü bu tür semboller, yalnızca bir ulusa değil, insanlığın ortak hafızasına da hitap ediyor.

Bu düşünce bizi ister istemez kendi tarihimize götürüyor. Anadolu’nun dört bir yanında toprağa düşen, vatanı için mücadele eden, adı bilinen ve bilinmeyen kahramanlarımızı hatırlıyoruz. Bu noktada anlıyoruz ki milletlerin hafızasında bazı ortak semboller vardır; bir ateş, bir anıt, bir mezar taşı ya da bir bayrak… Hepsi geçmişle bugün arasında kurulan görünmez ama güçlü bağların taşıyıcılarıdır.

Sofya’da gördüğüm bu üç ayrı iz Mimar Sinan’ın eseri Kara Camii, Mustafa Kemal’in Sofya günleri ve Meçhul Asker Anıtı’ndaki sönmeyen ateş, aslında aynı gerçeği farklı biçimlerde anlatıyordu: Tarih, yalnızca kitaplarda değil yaşamın içinde, mekânların ruhunda ve insan hafızasında varlığını sürdürür.

Bu noktadan sonra, yolculuğun yalnızca tarihî gözlemlerden ibaret olmadığını daha net bir şekilde hissediyoruz. Çünkü bu deneyimi anlamlı kılan en önemli unsurlardan biri de birlikte yol aldığımız insanlardı.

Aramızda tarih ve kültür alanında sunumlar yapacak akademisyen dostlarımızın bulunması, gördüğümüz her yapıyı daha derinlikli değerlendirmemize imkân sağladı. Onların bilgi birikimi sayesinde, yalnızca gözlem yapmakla kalmadık aynı zamanda gördüklerimizi farklı bakış açılarıyla yeniden yorumlama fırsatı bulduk.

Buna ek olarak, hekim dostlarımızın aramızda olması da yolculuğa ayrı bir zenginlik kattı. Çünkü kültür, yalnızca akademik metinlerden ya da tarihî yapılardan ibaret değildir. İnsanı anlamak, hayatı paylaşmak ve farklı mesleklerin birikimlerini aynı yolculukta buluşturmak da bu zenginliğin önemli bir parçasıdır.

Bu noktada kendimize şu soruyu sormak kaçınılmaz hâle geliyor. Aynı manzaraya bakarken neden farklı şeyler görürüz? Belki de bu sorunun cevabı, birlikte yol almanın en değerli yönünde saklıdır. Aynı tarihi dinleyip farklı duygular yaşamak ve bu farklılıkları dostluk içinde paylaşabilmek.

Sofya’dan ayrılırken yanımda yalnızca fotoğraflar ve anılar değil, aynı zamanda zihnimde büyüyen yeni sorular da vardı:

Geçmişten bize kalanları ne kadar biliyoruz?

Bildiğimiz mirası ne kadar koruyabiliyoruz?

Ve gelecek kuşaklara hangi izleri bırakacağız?

Bu sorular, yolculuğun aslında bitmediğini aksine zihinde devam ettiğini gösteriyordu. Çünkü kültür yolculukları, çoğu zaman varılan yerden çok, geride bıraktığı düşüncelerle anlam kazanır.

Sofya benim için tam da böyle bir durak oldu.

Bir caminin kaybolan minaresi…

Bir otelin geçmişteki misafiri…

Bir anıtın önünde hiç sönmeyen ateş…

Hepsi aynı gerçeği farklı bir dille fısıldıyordu.

“Geçmiş kaybolmaz. Bazen yalnızca sessizleşir. Onu yeniden duyabilmek için bakmayı, araştırmayı ve hatırlamayı bilmek gerekir.”

Bu anlamlı kültür yolculuğunun gerçekleşmesinde emeği geçen, organizasyonu büyük bir özenle gerçekleştiren News Tour ekibine, kıymetli rehberlerimize, yolculuğumuzu güvenle sürdüren otobüs kaptanlarımıza, bizlerle bu anları paylaşan arkadaşlarımıza ve bu tarihî izlere birlikte tanıklık ettiğimiz tüm gezi dostlarımıza gönülden teşekkür ediyorum.

Çünkü bazı yolculuklar yalnızca bir şehirden diğerine götürmez. Bazen tarihin içine, kültürün derinliklerine ve kendi hafızamızın izlerine götürür.

Sofya’da bize kalan da tam olarak buydu…

Tarihin sessiz izleri ve hafızamızda yeniden yanan bir ışık.

Sağlıkla kalın. 

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir