Tarihin sessiz izlerini takip etmeye devam ediyoruz. Bu kez yolumuz, Tuna ile Sava’nın buluştuğu, yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış kadim şehir Belgrad’a düştü.
Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Eroğlu başkanlığında düzenlenen 12. Uluslararası Türk Kültürü ve Sanatlarını Tanıtma Sempozyumu kapsamında gerçekleştirdiğimiz kültür yolculuğu, benim için yalnızca bir şehir gezisi değil, geçmişimizle yeniden buluşma fırsatıydı.
Bir şehri tanımak, yalnızca sokaklarında yürümek değildir. Taşlarına, yapılarına, kalelerine, türbelerine ve suyuna bakarak taşıdığı tarihi okuyabilmektir. Türkler Balkanlar’da yalnızca savaşmadı; şehirler kurdu, sanatını ve kültürünü taşıdı, kalıcı eserler bıraktı.
Belgrad’daki ilk durağımız Kalemegdan oldu. Tuna ile Sava’nın birleştiği bu stratejik nokta, yüzyıllar boyunca büyük mücadelelere tanıklık etmiş. Kaleden görülen Büyük Savaş Adası ise bu eşsiz manzaraya ayrı bir güzellik katıyor. Ada, bugün pek çok kuş türüne de ev sahipliği yapan önemli bir doğal yaşam alanı.
İki nehrin buluştuğu noktaya bakarken insan, tarihin de nehirler gibi akıp gittiğini düşünüyor. Medeniyetler geliyor, şehirler değişiyor, sınırlar yeniden çiziliyor. Fakat geride mutlaka bir iz kalıyor.
Belgrad’daki Osmanlı izlerinin en dikkat çekici örneklerinden biri Damat Ali Paşa Türbesi. 1716’da Petrovaradin Savaşı’nda hayatını kaybeden Damat Ali Paşa’nın hatırasını yaşatan türbe, daha sonra Belgrad muhafızlarından Tepedelenli Selim Paşa ve Çeşmeli Hasan Paşa’nın kabirlerine de ev sahipliği yapmış.
Kalede dikkatimi çeken bir başka tarihî yapı ise bugün Belgrad Şehri Kültür Anıtlarını Koruma Enstitüsü olarak kullanılan bina oldu. Sırp ordusunun ihtiyaçları için inşa edilen yapı, I. Dünya Savaşı sırasında gördüğü hasarın ardından 1923–1927 yılları arasında Balkan üslubunda yeniden düzenlenmiş.
Bugün sade görünümüyle sessizce duran bu türbe ve tarihî yapılar bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Kültürel miras yalnızca taş ve yapılardan ibaret değildir; milletlerin hafızasıdır.
Belki de kültürel mirasın en önemli tarafı tam da burada başlıyor. Çünkü bir eseri korumak, yalnızca eski bir binayı ayakta tutmak değildir. Onun anlattığı hikâyeyi de geleceğe taşımaktır.
Belgrad’ı 15 yıl sonra yeniden görmek, şehrin geçirdiği değişimi fark etmemi sağladı. Bugün karşıma çıkan şehir elbette çok değişmiş. Yeni yapılar, yenilenen alanlar, değişen yaşam biçimleri… Ancak şehir değişse de tarih tamamen kaybolmuyor. Bazen bir türbenin sessizliğinde, bazen kale duvarlarında, bazen de nehirlerin sularında kendisini yeniden hatırlatıyor.
İşte kültür yolculuklarının benim için en anlamlı tarafı da bu: Geçmişi yalnızca görmek değil, geçmişin bugüne ne söylediğini anlamaya çalışmak.
Türk Kurultayı vesilesiyle çıktığımız bu yolculukta, Türk kültürünün Anadolu sınırlarını aşan izlerine tanıklık ediyoruz.
Çünkü sınırlar değişebilir, şehirler değişebilir; fakat kültürün ve tarihin bıraktığı izler kalır.
Bizim görevimiz, bu izleri görmek, anlamak, korumak ve gelecek nesillere aktarmaktır.
Mesele yalnızca izleri görebilmek değil, gördüğümüz izlerin değerini fark edebilmektir.
Çünkü kültürel miras, yalnızca geçmişin bize bıraktığı bir emanet değildir.
Gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuzdur.
Bu anlamlı yolculukta emeği geçen News Tour ekibine, rehberlerimize, kaptanlarımıza ve tüm yol arkadaşlarımıza gönülden teşekkür ediyorum.
Belgrad’da bize düşen; o izleri görmek, anlamak, korumak ve gelecek nesillere anlatmaktır.
Selam olsun, geçmişten geleceğe uzanan Türk kültürünün izlerine…
Sağlıkla kalın.












