
Bizim Burdur’da yarenlik çoğu zaman sövgüyle süslenir. Şimdilerde daha edepli olduk, süslerimiz de zamana uydu, değişti. Örneğin: “En çok babama güvenirdim, onu da anamla yakaladım” gibi ironik sözler, taşranın sıradan ama derin felsefeleridir.
Anne ve babaların çocuklarına fısıldadığı öğütler ise yaşam boyu yolumuzu aydınlatan fenerlerdir. Rahmetli babam Yaylalı Ali, güzel bir iş yaptığımda omzuma dokunur ve derdi ki: “Aferin oğlum, bu aferini cebine koy; lazım olur.”
Çocuk aklımla düşünürdüm: “Görünmez bir aferin cepte ne işe yarar?” Yıllar geçtikçe anladım ki cebe koymakla akılda tutmak arasındaki farkı fark etmenin ayırdına vardım ve dahası bu olgunun karakterin ta kendisi olduğunu anladım. Ceptekiler uçar gider; akıldakiler ise insanı ayakta tutar.
Babamın en çarpıcı öğütlerinden biri arkadaş seçimiydi. Köyde birisi güven sarsıcı bir işe kalkışmıştı. Babam olayı anlattı ve dedi ki: “Şunu aklında tut oğlum: Bir boku yiyen her boku yer.” (Şimdilerde bu sözü “bir defo tekrarlar” gibisinden terbiye ettiler.)
Zamanla gördüm ki insanın karakterindeki kusur, fırsat buldukça yeniden ortaya çıkar. Güven, ancak sağlam kumaşta kalıcıdır.
Bir gün babam, birlikte davar güderken şu soruyu sordu: “En terbiyeli çocuk kimdir?” Ben çocuk aklımla “Söz dinleyen, yalan söylemeyen, büyüklerin elini öpen...” diye içimden seçenekleri sıralarken o gülümsedi: “En terbiyeli çocuk, karanlıkta yalnız başına esnerken bile ağzını kapatan çocuktur.”
Bu öğüt, ahlakın özünü anlatıyordu: kimsenin görmediği yerde bile vicdanına hesap verebilmek.
Babamın ne kadar haklı olduğunu büyüdükçe, insanları tanıdıkça anladım. Hani şimdilerde tüm Türkiye‘nin dilinde olan bir Haluk Levent gerçeği var ya… Yıllarca şarkılarını severek dinledik. Sonra bir gün çıktı, hepimizin “ahbabı” oldu; iyilik saçtı, yardıma koştu, yaraları sardı. Onu hepimiz “iyilik heybemizin” en güzel köşesine koyduk. Güvendik, inandık, sırtımızı yasladık. Ama insan çiğ süt emmiş işte… Bugün gelinen noktada hakkında ortaya çıkan iddialar, yargıya yansıyan o ağır dosyalar, “cebe sığmadığı için iyilik heybemize koyduğumuz” o güveni adeta un ufak etti. Babamın bahsettiği o insanın kumaşındaki “defo” meselesi, en güvendiğimiz dağlara kar yağınca bir kez daha tokat gibi patladı yüzümüzde. İyilik heybesi dediğimiz şeyin altı meğer ne ara delinmiş de fark edememişiz?
Ahlak, bir başkasının seni izlemediği, zifiri karanlıkta bile kendi vicdanına hesap verebilmektir. İster bir dağın başında davar güden çoban ol, ister milyonların güvenini heybesinde taşıyan bir star… Esas mesele; kimsenin görmediği o karanlıkta ağzını kapatabilmekte, elini haramdan çekebilmektedir.
Ve çoban köpeğim Karabaş… Hem benim yoldaşım hem de yazılarımın maskotu… Karabaş’a fikrini sormaya kalktım; “Verilen söz, tutulduğu sürece anlamlıdır. Şimdi işim var gerisini sen düşün!” deyiverdi. Karabaş Haksız sayılmaz.






